...karahindiba...

Jul 05 2009

9

Yatan hastaların görüşmeleri bittikten sonra yeni gelecek olanları içeri almaya başlıyorlar. İlgisizim. Aşağıya sigara içmeye iniyorum. Sıra grup terapisinde. Bu hafta Burhanı konuşacağız herhalde. Taburcu olacak ya, son günleri. Kumar alışkanlığı vardı, hala var. Belki de yeni gelen kadın konuşur. Hani şu gideceğim diye tutturan var ya, Emine. Saçları dökülüyormuş, psikolojik demişler. Her neyse, kimse kim, ben bugün konuşmayı planlamıyorum.

Sigaramdan son bir nefes aldıktan sonra terapi odasının yolunu tutuyorum. Daire şeklinde dizilmiş sandalyelerden, arkası, aynalı cama dönük olan sandalyeye oturuyorum. İçeride her kim izliyor veya dinliyorsa terapiyi, bugün beni incelesin istemiyorum, zira havamda değilim. O karşıma geçiyor ve yavaş yavaş dolmaya başlıyor sandalyeler. Selma Hanım her zamanki gibi açılış konuşmasını yapıyor ve soruyor “Bugün kim konuşmak ister?” , ve o bildik bakışmalar, tebessümler başlıyor, önceden kimi uygun gördüysek o başlar. Ve işte biri topu atıyor, “Bugün Burhan’ın son günü ya, o konuşsun.” Top şimdi Burhan’da. Gülüyor densiz! Bir türlü öğrenemedi gülmemesi gerektiğini. Bana bakmasa bari bakınca bende gülüyorum.

İlk geldiğimde de bu yüzden zılgıtı yemiştim zaten. Alışana kadar da kıçımı yırttım. Hani sıçası gelir insanın tutar da karnına ağrılar girer ya, öyle sıkışır kalırsın işte. Tutamadın mı bağyan psikolog ayarı verir. Böyledir. Sana göre yerli yerindedir gülmek ama Selma yerinde bulmuyorsa şamar oğlanına çevirir seni, bir anda ilkokul sıralarında bulursun kendini, “Bu kadar komik olan ne? Anlat biz de gülelim?”. Dönüp diyemediklerini yutarsın, “Bana ne lan senin gülmenden, bırak ağız tadıyla gülüşelim kendi çapımızda, sana ne oluyor ki?”.

İlk tecrübemde işte buna benzer şekilde oldu. En tıfıl halimle grup terapilerinin nasıl olduğunu sordum kıdemli hastalara, onlarda Selma’nın profilini çizdiler bana. Aynalı camdan, oturma şeklinden, konuşulan konulardan bahsettiler. En çok dalga geçilense Selma’nın o can alıcı sorusuydu, “Biraz açar mısınız?” ve yanıtı aldıktan sonra en korkunç haliyle devam ediyordu “Ne demek o?”. Konuşmaların istisnasız böyle olduğunu anlattılar. Konunun eleştirisi de yapıldı espirisi de. Ve benim katıldığım ilk grupta hasta sıkıntısını söyledikten sonra, Selma’nın anında “Biraz açar mısınız?” demesi, hasta devam etmeye çabalarken küt diye “Ne demek o?” diye soruşu, hastanın afallayıp kekelemeye başlaması, oturduğum yerde uğuldamama sebep oldu. Selma ise o haşin bakışlarını bana yöneltip “Saba Hanım gülmemek için büyük çaba sarf ediyor, neden güldüğünüzü bize söyler misiniz?”, “…(haydaaa)”, “Evet dinliyoruz.”, “Size gülüyorum hanfendi, soru sorma şeklinizi daha önce tarif etmişti arkadaşlarım, aynı tabloyla karşılaşmak beni güldürdü. Sanırım bu yüzden onlarda ürküp rahatça konuşamıyorlar sizinle.”, “Ya öyle mi? Nasıl olmalıymış?”, “Bilemiyorum ama bu olmuyormuş.”

Özetle, aynı konuşmaların tekrarına lüzum yok, kontrollü gülmeyi öğrenmeye çabalıyorum, gerçekten…

Jun 08 2009

8

Masaya boydan boya doktorlar oturmuş, en kıdemlileri ortada, yanlarda psikologlar ve psikiyatrlar, intern doktorlar, hemşireler. Odaya girdiğin anda her hareketin gözlemlenir ve not edilir. Karşılarındaki sandalyeye oturup bekliyorum. “Evet, Saba bugün nasılsın?”, “İyi”. Not alıyorlar. “Grup görüşmelerine tepkili misin? Hep tek kelimelik cevaplar veriyorsun.”, “Yoo, hayır, tek cevaplık sorular soruyorsunuz, belki o yüzden, bilemedim, ne demeliyim?”. Bakışmalar. “Nasıl geçti bu hafta, neler yaptın?”, “Fena değildi, Burhan’dan aldığım yemek tarifleriyle anneme yemek yaptım, o kadar, gerisi aynı.”, “Peki sence burada kaldığın süre içinde sende olumlu ya da olumsuz değişiklikler oldu mu?”, “Emin değilim ama sanırım ufak çaplı olumlu değişmeler var.” , “Ne gibi, biraz açar mısın (hep aynı soru “biraz açar mısın(ız)?”)?”, “Yemek yaptım, hayata karşı daha istekliyim, böyle.”, “Pekala, son olarak, arkadaşların uyarımızı iletmişlerdir herhalde”, “Evet söylediler”, “Anlamış olduğunu düşünüyoruz, bu konuda ikinci bir uyarı olmayacak”, “Pekala anladım ama neden yasakladınız?”, “Senin ve buradaki diğer hastaların tedavisini olumsuz yönde etkileyebileceğini düşündüğümüz için, anlayacağını umuyoruz.”, diretmeyerek “Peki sınır nedir, yani ne kadar yakınlaşmamız serbest?”, o sırada tüm bakışların üzerimde yoğunlaştığını hissedip bunalıyorum, vurdum duymaz davranarak dudağıma bir tebessüm yerleştirip, sorumun cevabını bekliyorum. “Sınır çok dar.”, “Peki, anladım, gidebilir miyim?”, “Gidebilirsin”. Kapıya yöneliyorum ve tam elimi kapı tokmağına atacakken arkadan bir ses soruyor “Ne kadar olmasını isterdin?”, fark etmez anlamında omuz silkiyorum, bu konuda dikkat çektiğim için zaten fazlasıyla rahatsızım. “Sınırsız?”, muzipçe gülüp “Olabilir” diyorum. Nihayet bitiyor.

+

7

Ciddi bir çaba sarf ediyorum bu yazı dizisine devam etmek için. Bir işi tamamlamak, sonuna kadar götürmek, bitirmek, sonlandırmak, ne dersek artık; şöyle alnımın terini silip, derin bir oh çekip, “Bitti lan, bitti işte!” demek oldukça güç benim için. Ama çok sevdiğim, can ciğer olduğum bir dosta sözüm var. Sözümde durmak değil de, “Ulan bak bir şeye başladım, devam ettim, yetmedi bir de bitirdim” demenin huzurunu yaşamak istiyorum. O halde kaldığım yerden devam edelim.

Pazartesi diyorduk. Sabah erken kalkıp, hastanede geçecek yeni hafta için hazırlanıyorum. Genelde sabahın bu saatlerinde uyuyor olurum. Bu nedenle sabah trafiğine alışmakta güçlük çekiyorum. Böyle durumlarda ışınlanabilmek güzel olurdu. Aşti’ye kadar otobüse biniyorum. Sonra on beş dakika sürecek metro yolculuğum var. Dikimevi’ne kadar kestiriyorum elimdeki valizi yastık belleyerek. Metro çıkışında o karşılıyor beni. Öpüşüp koklaşarak hastanenin yolunu tutuyoruz. Keyfimiz yerinde. Güzeliz. Kapının önünde Ekrem ağabey duruyor, elinde sigarası, gözleri parlıyor selam verirken; “Günaydın”, “Günaydın”, “Eşyaları yukarı bırakıp geliyorum.” ve her fırsatı değerlendiriyoruz; bir dakikacık asansör keyfimiz uzuyor da uzuyor. Eşyaları bırakıp aşağıya iniyoruz tekrar, yukarıda sigara içmek yasak.

“Nevzat ağabey nerde daha gelmedi mi?” diye soruyorum Ekrem ağabeye. “Gelir birazdan” diyor ve gülüyor “Bakalım bu haftanın pavyon maceraları neler?”. Renkli adamdır Nevzat ağabey, onun burada bulunma sebebi pavyon düşkünlüğü, evliliğini kurtaracak sözde. Ve arabası görünüyor. Keyifle yanımıza yaklaşıyor “Hafta sonu harikaydı, ne konslar vardı, üç yüz lira harcadım.” Burhan gevrek gevrek gülüyor “Kııızzz hani huni getirecektin?”, “Aha hah! Unuttum laann! Haftaya getiririm artık”, “Salak haftaya taburcu oluyorum”, “Siktir yaa” gülüyoruz. Ve O. Eli elimde işte. “Hadi lan çabuk bitirin sigaraları, vizite başlar birazdan, hadi hadi.”

Yukarı çıktığımızda oturma odasını vizite için hazırlanmış bulduğumuzdan, camın önünde toplanıyoruz. Ve nihayet çağırmaya başladılar. “Nevzat Beeey”. Nevzat ağabey görüşme odasına giriyor. Onun gitmesiyle boşalan sandalyeye iri memeli kadın oturuyor, Şule abla. Bağıra çağıra konuşup gülüyor her zamanki gibi. Geçen hafta gelen Emine, tutturmuş ben gideceğim diye, millet ikna etmeye çalışıyor, “Biraz kal faydası olmazsa gidersin.”

Nevzat ağabey görüşmeden çıkıyor, “Biri şikayet etmiş.” , “Neyi, ne oldu?” diye soruyoruz. “Uyarı aldım, fiziksel yakınlaşmalar olursa atılacakmışım, hatta konuyla ilgili görevliyim yakınlaşanları söyleyeceğim.”, “Bi daşşak geçmesene ne dediler?”, “Valla öyle dediler.” , “Gülsüm Hanııııım”…

O benden önce çağırılıyor. Aynı uyarı ona da yapılmış. Sıra bende, “Saba Hanııııım”…

Jun 02 2009

6

İki hafta oldu buraya geleli. Bugün hafta başı. Programa bakıyorum. Kahvaltı ve sabah yürüyüşü. Sonra vizite var. Grup terapisi var. Cuma günü taburcu ettiğimiz hastaların yerini yenileri dolduracak. Günaydın toplantısında yeni gelenlere kurallar hatmettirilecek. Daha sonra öğlen yemeği yiyeceğiz. Güzel; dinlenme saati. Her zamanki gibi bir de akşam yürüyüşü, akşam yemeği, ilaç saati, bize kalan bir sürü boş zaman ve boş zamanlara nazır bir sürü sigara. Ve evet pazartesi en keyifli gündür burada. Yeni gelen hastalar heyecan yaratır bir kere. Sabah erken vakitte sigara içenler kapının önünde zulalanıp selam sabah muhabbeti çevirir. Tüm hınzırlıklar için belki de en uygun gündür. İş başı yapanların aksine, delilerin bayramıdır bugün. Her neyse geçiyorum bu pazartesi methiyesini. Hatta sıkıldım, bitiriyorum şimdilik.

May 28 2009

5

” Gözlerini çevirdiğin her yerde solucanlar vardı. Bu yüzden basit bir korkunun bedelini koca bir rezaletle ödedin. O gün, oradaki herkes güldü haline. Seni aşağılayan arkadaşlarından, ruhani hikâyeler anlatarak aldın intikamını. Heyecanla bekleyenlerin önüne, yalanlarla bezeli bir hakikat sunduğunda, hakikati görmeyip yalanlara inandılar. Orda, o an anladın, onu bu kalabalıkta bulamayacağını. Evine git, kimsenin olmadığı bir yere. Duvardaki kan lekelerini de, yerlerdeki cam kırıklarını da unutma. Onlar senin. Ağla biraz, hatta boğul hıçkırıklarında. Sessizliğindeki tek ses onlar olsun. Unutma attığın her adım, tükettiğin ve dahi kuruttuğun gözyaşlarının eseri. Palavraların eline esir düşsün sözlerin, kandır onları, zararı yok. Kalabildiğin ve alabildiğin her yere bıraktın çoktan parçalarını, yine de, olur da bir gün biri bulup bütünlerse tabloyu, tükür onun yüzüne. Ne yıldızları, ne de kum tanelerini bir arada tutmaya çalışanlara saygı duy, reddet bütünlüğü. Ve bırak artık kendine direktif vermeyi. Sustur beni. Çılgınca verilen bir partiye, istenmeyen ya da beklenmeyen bir davetsizin ansızın çıkıp gelmesi gibi. Müziğin durması, konuşma suretindeki uğultunun kesilmesi ve ortamın mutlak bir sessizliğe bürünmesi gibi. Uzun uzun bak önce aynaya, tanı kendini ve ondan sonra her şey eski halini alsın. Böyle sonlandır kendini…”

Böyle yazmışım dördüncü kattan aşağıya atlamadan önce. Her şey kafamda o kadar netti ki. Beynimi uyuşturabilecek hiçbir etken yoktu ortada. Ev bunaltıcı derecede sıcak, dışarısı ayazdı. Terledikçe tek tek çıkardım üstümdekileri. Sonra aynaya baktım, beğenmediğim görüntümün üzerinde oynamalar yaptım. Mürdüm rengi göz kalemi ne güzel durdu gözlerimde, rimel de fena değil, eh uçuk pembe rujla son bir dokunuş ve evet hazırım dışarı çıkmaya. Açtım pencereyi uzun uzun soludum havayı. Soğuk iliklerime işleyinceye kadar bekledim ki zaten uzun sürmedi. Sonra boşlukta yürümek istediğimi hatırlıyorum. İliklerime işleyen soğuk kadar keskin ve şiddetli bir istek. Karşı koymak için sebebim yoktu. Parmak ucumda ileri geri giderken kaybettim dengemi ve hızla yere çakıldım. Bedenim gözlerini tavana dikmiş boşluğu seyrederken, ruhum yağmur damlalarına eşlik etti. Sahi o gece yağmur yağıyordu şimdi hatırladım.

+

4

“Benim de çocuğum var, koynumda büyüttüm onu” derken telefonu çalıyor, heyecanla “Maviş’im arıyor, dinle bak ne kadar mantıklı bir adam olduğunu anlayacaksın” diyor. Kulağımı telefona dayıyorum ve o anda kulağıma doğru bir sürü saçmalık akını başlıyor. Konu yeni bir saçmalığa geliyor. Kadın “benimle evlenmek istiyor musun?” diye soruyor adama. Adam düşünüyor taşınıyor, ıkınıyor sıkılıyor ve “ben çok isterim ama ailem kabul etmez seni, onları karşıma alamam, keşke dul olmasaydın” diyor. Bu sözün üstüne ona tüm kalbiyle hak veren kadın, uzun saçmalıklarına devam ettikten sonra kapatıyor telefonu, bana dönüp “gördün mü bak, ne mantıklı adam, dürüst davranıyor, beni kandırmıyor, ailesi istemese de o benimle evlenmek istiyor, bunu bilmek bile yeter” diyor. Aslında farkında olduğu durumu, görmezden geliyor. “Neyse” diyor “uyuyalım geç oldu”. Ne için?

May 22 2009

3

Uyku sersemiyim. Yatağıma gidecek gücü bulamıyorum kendimde. Yattığım yeri garipsediğimden olsa gerek tekrar uykuya da dalamıyorum üstelik. Kadının nefes alışlarıyla inip kalkan göğüs kafesine yoğunlaşıyorum. Midem bulanıyor. Çocukluğum geliyor yine aklıma, korkuların gölgesinde geçen çocukluğum. Kadın o an, çocuk parkında - midem bulanır diye binmeye korktuğum - bir salıncağa dönüşüyor … Hala o korkak çocuk muyum? Dııızzzttt yanlış soru. İşte yine uyumaya üşenip düşüncelere dalıyorum. Geçmişe, bugüne… Sahi yarın var mı? Dıııızzzttt, yanlış soru, şansını fazla zorluyorsun.

Sağı solu belli olmayan bu kadını ilk gördüğümde ondan hoşlanmadım. Aşırı hareketleri, oradaki diğer hastalara nazaran rahatsızlığını bas bas bağırıyordu sanki. Patavatsız konuşmaları, gereksiz kahkahaları, alaycı ve çokbilmiş tavırları sinirime dokunmuştu. Gerçi hala değişen bir şey yok, o noktadan farklı bir noktaya konumlayamadım bir türlü onu. Sadece anlamaya başlıyorum insanları, yaptığım bu, yargılamadan, yadırgamadan. Başka bir yerde tanımış olsaydım onu, bırakın onun yanına yatmayı, belki lütfedip burun ucuyla selam vermek dışında, bir münasebet kurmazdım onunla. Ama bizim istisnamız, bir akıl hastanesinde oluşumuz. Bizim istisnamız, tüm çıplaklığıyla hayatlarımızı birbirimizin önüne seriyor oluşumuz. Şeffaflık; buradaki tüm dengesizler bir koğuşa toplanmış, işte bununla denge kurmaya çalışıyor.

May 13 2009

2

Kalkmaya çalıştığımda, kadının kolunun, beni sıkıca kavramış olduğunu fark edip, kendimi tekrar o koca memelerin ortasına bırakıyorum. Bu odadaki bütün geçkin kadınlar gibi o da horluyor. Bu gürültüde nasıl uyuyup kalabildiğime şaşıyorum. Hatta bu yatakta yatıyor oluşum bile şaşırtıcı; fiziksel temasları sevmediğimi, insanlarla arama bu şekilde mesafe koyduğumu, bedenime yüklediğim bu kutsallığı sevdiğimi, tüm gereksiz el şakalarından bu şekilde sıyrıldığımı söyleyip durdum hep. Son zamanlarda ne kadar çok şey değişti. Bazen günah çıkarıyormuşum gibi hissediyorum kendimi, her gün biraz daha hafifliyorum; aksi gibi çevremdeki herkes iblise kapılıp gittiğimi iddia ediyor. Başta söylediğim gibi nereye varacağımı da bilmiyorum üstelik…

Apr 28 2009

1

Çocukken sahip olduğum ama kullanmaya cesaret edemediğim, şimdilerde yalnızca oradan buradan kırıntılarını topladığım hayal gücümle, bugün karşılaştığım kısa ama etkili hayat dilimlerini bütünleyip başı sonu muğlak bir hikaye uydurdum. Tutarsız, düzensiz, mantıksız, alelade bir hikaye…Hikayede ya da dün gördüğüm rüyada, evime nasıl girdiğini anlayamadığım, yine de varlığına şaşırmadığım, kısmen sevimsiz -ki paçayı kedilere özgü sevimliliğiyle kurtaran-, fazlasıyla hırçın, saldırgan, durmadan oramı buramı tırmalayan bir sokak kedisi var. Fazla canımı yakmış olmalı ki tırnak makasını kaptığım gibi malum kedinin yanında bitiyorum. Daha önce bir çok kez yaptım, ne var, zor değildir bir kedinin tırnağını kesmek derken, kedinin tırnaklarının pençe olduğunu fark ediyorum. Yine de durmuyorum ve kesiyorum.Ve yanlışlıkla eti kesiyorum. Kan akıyor, kedi sessiz ama öfkeli olduğu her halinden belli. Üzülüp bırakıyorum hayvanı kendi haline, böyle kalsın diyorum, o da böyle kalsın; olduğu gibi, bir yanım onun dokunurken bile beni acıtacağını bilerek…

Uyandığımda horuldayan iri memeli kadının kolları arasında buluyorum kendimi…

Apr 08 2009

Yaşamda kimse paylaşmayacak
-paylaşamayacak- senin tutkularını:
onları, hep, yaşayıp yaşayıp, unutacaksın.

Yalnız, yaşayacaksın;
yalnız yaşayacaksın…

Oruç Aruoba

Page 1 of 1